ANNEMİ KAYBETTİM

kose-yazisi-umit-bicer22018’e gir­me­ye 4 gün kala, 90 ya­şı­nı bi­tir­me­si­ne bir hafta kalan an­ne­mi­zi kay­bet­tik. Son iki yıl­dır gi­de­rek artan Al­ze­ih­mer has­ta­lı­ğı yü­zün­den ha­fı­za­sı­nı ve dü­şün­me ye­ti­si­ni yi­tir­mek­tey­di. Za­tür­re ta­nı­sıy­la has­ta­ne­ye kal­dır­dık. Orada ge­çir­di­ği son bir ayı aşkın sü­reç­te, ko­nuş­ma­sı gi­de­rek mı­rıl­tı­lı ve an­la­şıl­maz bir sese dö­nüş­tü .Yeme, yü­rü­me ve ko­nuş­ma be­ce­ri­le­ri­ni gi­de­rek yi­tir­di. Aynı anda iki ko­lun­dan bir­den ve­ri­len tüm ilaç ve sıvı gı­da­la­ra rağ­men to­par­la­ya­ma­dı; yoğun ba­kı­ma alın­dı .
Orada ge­çir­di­ği son bir haf­ta­da ir­ti­ba­tı­mız ta­ma­men ko­puk­tu. Elini tutup ken­di­si­ne söy­le­dik­le­ri­mi­zi duyup an­la­ya­bi­li­yor muydu, bi­le­mi­yo­rum. O sü­re­ci ya­şa­yan­lar bilir, ne sizin ,ne tıb­bın ya­pa­bi­le­ce­ği bir şey kal­mı­yor, ka­çı­nıl­maz sona ha­zır­lı­yor­su­nuz ken­di­ni­zi . Dok­tor “ma­ale­sef” diye baş­la­dı­ğın­da, an­la­ya­bi­li­yor­su­nuz ay­rı­lık anı­nın gel­di­ği­ni.
El­ve­da dünya ve mer­ha­ba ka­inat !
Daha nice de­tay­lar var da sonuç ola­rak an­ne­miz, gö­zü­mü­zün önün­de söndü gitti.
O an için ya­pıl­ma­sı ge­re­ken resmi ve ge­le­nek­sel bir­çok gö­re­ve ko­şuş­tur­mak­tan ya­sı­nı­zı tu­ta­mı­yor, göz­ya­şı­nı­zı bile er­te­li­yor­su­nuz. Er­te­si gün aile me­zar­lı­ğın­da 14 yıl önce kay­bet­ti­ği­miz ba­ba­mın ya­nı­na ,top­ra­ğın koy­nu­na sak­la­ya­rak an­ne­mi­zi ebedi ha­ya­ta uğur­la­dık. Me­ka­nı cen­net olsun. Ce­na­ze son­ra­sı ri­tü­el­ler, Kuran okuma ,hayır yapma vb. şey­ler de konu komşu yar­dım ve öne­ri­le­riy­le ye­ri­ne ge­ti­ril­di. Resmi da­ire­ler­de­ki işler de bir ta­raf­tan çö­züm­len­di.
Ga­ze­te­mi­zin geçen sa­yı­sın­da, ‘An­ne­mi­zi kay­bet­tik’ gibi sı­ra­dan bir vefat ha­be­ri ola­rak ver­mek­le ye­ti­ne­cek­tim as­lın­da, ama son­ra­dan bunun O’na büyük bir hak­sız­lık ola­ca­ğı­nı dü­şün­düm. Hani , Cemal Sü­re­ya demiş ya; ‘Babam öldü, bir gö­zü­mü kay­bet­tim’. Peki, ‘An­ne­mi­zi kay­be­din­ce ne­le­ri ,kim­le­ri kay­be­di­yo­ruz? Sa­de­ce ‘bizi do­ğu­ran ka­dı­nı’ mı ? Hani o, ‘bizi 9 ay kar­nın­da ta­şı­yıp, büyük acı­lar­la do­ğur­duk­tan sonra, be­bek­li­ği­miz bo­yun­ca çev­re­miz­de per­va­ne olan, bi­zim­le ağ­la­yan ,bi­zim­le gülen, bık­ma­dan usan­ma­dan her hiz­me­ti­mi­ze koşan, en az iki yıl, ne­re­dey­se kendi ha­ya­tın­dan vaz­ge­çip, bizim için ya­şa­yan ka­dı­nı’ mı kay­bet­miş olu­yo­ruz sa­de­ce?
Bir­lik­te ge­çi­ri­len za­ma­nı şöyle bir göz­den ge­çi­rin­ce ‘Bir anne, kaç ki­şi­nin ye­ri­ni tu­tu­yor, kaç ki­şi­ye bedel ?’ daha iyi an­lı­yor­su­nuz. Bel­le­ğim­de kalan iz­le­riy­le ve de di­li­min dön­dü­ğün­ce an­nem­den söz etmek is­ti­yo­rum siz­le­re. Kendi öze­li­miz­den yola çı­ka­rak an­lat­tı­ğım şey­le­rin pek ço­ğun­da dü­şün­ce­le­ri­mi­zin ve de­ne­yim­le­ri­mi­zin ör­tü­şe­ce­ği­ni sa­nı­yo­rum.
Biz; dör­der yaş aray­la 3 erkek çocuk, anne- baba ve bir an­ne­an­ne­miz­den olu­şan 6 ki­şi­lik bir aile idik. Babam Köy Ens­ti­tü­sü me­zu­nu bir öğ­ret­men, annem il­ko­kul me­zu­nu idi. Her ikisi de Ba­lı­ke­sir’in Sa­vaş­te­pe il­çe­sin­de doğ­muş, bü­yü­müş­ler­di. An­ne­min ba­ba­sı yö­re­nin önde gelen tüc­car­la­rın­dan­dı. Ba­ba­mın ba­ba­sı da ti­ca­ret­le uğ­raş­mak­ta ise de küçük çapta alım satım iş­le­ri ya­par­akı ge­çimlerini sağlarlardı. Abi­min do­ğu­mun­dan hemen sonra ba­ba­mın as­ke­re git­me­si üze­ri­ne An­ne­an­nem, annem yal­nız kal­ma­sın diye, ba­ba­mın öğ­ret­men­lik yap­tı­ğı köye gel­miş ve ve­fa­tı­na kadar ‘nine’ miz ola­rak bi­zim­le kal­mış­tı. (De­de­miz iki eşli ol­du­ğu için de sorun ya­şan­ma­mış­tı). İşte, bu altı ki­şi­lik aile­nin yeme – iç­me­sin­den bi­rin­ci de­re­ce­den so­rum­lu aş­çı­mı­zı kay­bet­tik en başta. Günde üç öğün, iki­şer- üçer çeşit yemek ha­zır­la­yan–ara­da­ki atış­tır­ma­lık­la­rı say­mı­yo­ruz – biri aşçı sa­yıl­maz mı? Ayrıca iyi aş­çıy­dı doğ­ru­su! Yap­tı­ğı her, şeyi temiz, hızlı ve lez­zet­li ya­par­dı ve biz de ba­yı­la ba­yı­la yer­dik el­le­ri­ne sağ­lık de­me­yi bile bazan unu­ta­rak. Tek yar­dı­mı­mız bak­kal­dan bir şey­ler alı­ver­mek olur­du.
Peki, sof­ra­yı do­na­tan , sonra kal­dı­ran, gün boyu her­ke­se çay –kahve ser­vi­si ya­pa­na gar­son de­ne­mez mi? Gün boyu eli bu­la­şık­tan çık­ma­yan bi­ri­ne bu­la­şık­çı demek yan­lış mı olur?
Evi her gün en az bir defa sü­pü­ren, her bi­ri­mi­zin az ya da çok boz­du­ğu ter­tip – dü­ze­ni ko­ru­mak adına çır­pı­nır­ken, ma­aş­lı pro­fes­yo­nel bir te­miz­lik­çi den daha mı az iş yapar bir anne? Evet, an­ne­miz dört dört­lük bir hiz­met­çi idi ama ne var ki boğaz tok­lu­ğu­na ça­lı­şır­dı bütün an­ne­ler gibi. Bakın ,daha şim­di­den dört mes­lek say­dık an­ne­mi­zin yap­tı­ğı.(Ni­ne­mi­ze iş yap­tır­ma­yı say­gı­sız­lık ad­det­ti­ği için ona iş bu­yur­maz­dı. Ken­di­si iş ya­par­ken biz ço­cuk­la­ra göz kulak olun­ma­sı onun için büyük yar­dım­dı.)
Üçü çocuk, top­lam­da 6 ki­şi­nin ça­ma­şır­la­rı­nı yı­ka­yan kişi ça­ma­şır­cı sa­yıl­maz mı? (üs­te­lik o yıl­lar­da -1960- 75 arası – henüz ça­ma­şır ma­ki­na­mız da yok ve su­la­rın ke­sin­ti­siz ak­ma­sı bile mu­ci­ze). Ve son­ra­sın­da­ki ütü faslı. O bir­çok ev ha­nı­mı­nın illet ol­du­ğu o iş. Annem de sı­kı­lır­dı belki ama , biz­le­rin temiz, ter­tip­li gö­rün­me­si­ne özen gös­te­rir­di. Babam zaten ütülü ve temiz gi­yin­me ko­nu­sun­da çok ti­tiz­di. ‘Öğ­ret­me­nin başta ken­di­si örnek ol­ma­lı­dır’ pren­si­bi ka­fa­sı­na nak­şe­dil­miş ol­ma­lıy­dı okul yıl­la­rın­da . Eh, ha­liy­le bu eve bir ütücü la­zım­dı. Ve evi­mi­zin ilk ütü­cü­sü de ,son ütü­cü­sü tabii ki an­ne­miz­di.
Ay­rı­ca iyi bir hem­şi­re ve has­ta­ba­kı­cı idi. Bi­ri­miz­den biri has­ta­la­nı­ve­rir me­se­la; Ate­şin yük­sel­miş­tir, başın ağ­rı­yor­dur, Ku­su­yor­sun­dur. Ya da salya – sümük, ök­sü­rük gırla gi­di­yor­dur, pe­ri­şan hal­de­sin­dir. Ama yok öyle hemen dok­to­ra koş­mak. Önce ,al­ter­na­tif tıp bil­gi­le­ri pay­la­şı­lır konu komşu ile . ‘Şunu şuna kat, kay­nat, sabah akşam içir’, ta­rif­le­ri ve ‘bi­şey­ci­ği kal­maz’ ga­ran­ti­siy­le ve­ri­len re­çe­te­ler uy­gu­la­nır. Dua des­te­ği de alı­nır. Bir -iki gün için­de iyi­leş­mez­sen dok­to­ra gitme se­çe­ne­ği o zaman dev­re­ye gi­rer­di.
Dua dedim de an­ne­mi­zin birde kötü ruh ko­vu­cu­su(!) ol­du­ğu­nu be­lirt­mem gerek. Şöyle ki; bazan ne­de­ni­ni bil­me­di­ği bir ke­yif­siz­lik sezdi mi bizde, hemen ‘Gel, otur ba­ka­yım şu­ra­ya’ di­ye­rek, biz is­tek­siz de olsak kar­şı­sı­na otur­tur, ‘nazar değ­miş­tir ,oku­yım, geçer’ di­ye­rek ‘nazar duası’ oku­ma­ya baş­lar­dı.(Biz­le­ri nazar de­ğecek kadar güzel bu­lu­yor ol­ma­lıy­dı!) Ve seans baş­lar­dı. Hangi du­ala­rı oku­du­ğu­nu bil­mez­dik ama ama her du­adan sonra yü­zü­mü­ze üf­ler­di. Ben de her se­fe­rin­de onun yü­zü­ne üf­ler­dim. Du­ası­nı kes­me­den ama fı­sıl­tıy­la oku­du­ğu­nu mı­rıl­tı­ya dö­nüş­tü­re­rek ve bir ta­raf­tan da ba­şı­nı aşağı yu­ka­rı teh­dit­kar bir şe­kil­de sal­la­ya­rak oku­ma­ya devam eder, bi­tir­di­ğin­de de ilk sözü ‘Siz inan­ma­yın ba­ka­lım, yer gök dua ile durur’ derdi.
Terziydi ay­rı­ca .Ter­zi­lik­te­ki uz­man­lı­ğı daha çok sökük dikme, de­li­nen­le­ri tamir etme üze­ri­ney­di !!. Her evde ol­du­ğu gibi bizde de bir Sin­ger vardı ama onun ba­şın­da sık gör­mez­dik .Daha çok oya ve örgü işin­de us­tay­dı. Ma­hal­le­nin sa­yı­lı ör­gü­cü­le­rin­den­di. Ninem de yün çorap örme ko­nu­sun­da du­ayen­di , her ne kadar an­ne­me göre hayli yavaş kalsa da. An­ne­min yap­tık­la­rı bir ara konu komşu ta­ra­fın­dan kapış kapış git­me­ye baş­la­yın­ca- ki ör­dü­ğü oya­la­rın ya da diğer şey­le­rin be­ğe­nil­me­sin­den müt­hiş haz du­yar­dı- da­yı­mın des­te­ği ile çu­val­la yün ge­tir­tip konu kom­şu­ya da sat­ma­ya baş­la­mışlardı. (Ama bu iş, biz ço­cuk­lar li­se­le­ri bi­ti­rip bir­kaç yıl aray­la evden ay­rıl­dık­tan son­ra­ki hi­ka­ye­dir ki biz­le­rin yükü kal­kın­ca ye­ri­ne bir takım işler ko­ya­rak o boş­lu­ğu dol­dur­mak is­te­miş ol­ma­lı­lar diye dü­şü­nü­rüm. (Yine o yıl­lar­da, tek katlı evi­mi­zi, (her ço­cu­ğa birer daire bı­ra­ka­bil­mek ha­ya­liy­le) üç katlı yap­mak için ba­ba­mın gi­ri­şim­de bu­lun­ma­sı, ancak yük­sek enf­las­yon ne­de­niy­le ev­de­ki he­sa­bın çar­şı­ya uy­ma­ma­sı so­nu­cu emek­li ik­ra­mi­ye­si­nin tü­ken­me­si ve sa­de­ce iki ka­tı­nın otu­ru­lur hale ge­ti­ri­le­bil­me­si il­gi­li sı­kın­tı­lar ya­şan­mış­tı.)
Evi­mi­zin satın alma me­mu­ru da oydu. Gı­da­dan el­bi­se­ye, ev de­ko­ras­yo­nun­dan mut­fak araç – ge­re­ci­ne ve çar­şı- pa­za­ra kadar hemen her ko­nu­da görüş ve yetki sa­hi­bi idi. Aile­nin biz diğer fert­le­ri onun be­ğe­ni­le­ri­ne değer ve­rir­dik. Çünkü göz­lem­le­ri kuv­vet­li , araş­tı­rı­cı­lı­ğı sınır ta­nı­maz­dı. Be­ğe­ni­si­ne gü­ven­di­ği kom­şu­la­rı ile çarşı pazar araş­tır­ma­sı yapar, fiyat / ka­li­te açı­sın­dan en uygun olanı bu­lur­du. Aile için­de pek ender şe­kil­de görüş ay­rı­lı­ğı olsa bile an­ne­min açık­la­ma­la­rı ile ikna olur­duk. Biz­ler onun ta­li­mat­la­rı­na lo­jis­tik des­tek sağ­la­mak­la yü­küm­lüy­dük.
Tabii bütün bu alım-sa­tım iş­le­ri­nin bir mu­ha­se­be yönü vardı. Ba­ba­mız, be­lir­li tak­sit­le­rin öden­me­sin­den sonra ma­aşın kalan kıs­mı­nı an­ne­mi­ze ve­rir­di. O ko­nu­lar bizim ya­nı­mız­da ko­nu­şul­ma­dı­ğı için, ne mik­tar alı­nıp-ve­ril­di­ği­ni bil­mez­dik. Ama bil­di­ği­miz, kim­se­den borç para alın­ma­dan ay son­la­rı­nın ge­ti­ri­le­bil­me­si­dir. İşte bu da An­ne­mi­zin mu­ha­se­be­ci­li­ği sa­ye­sin­de idi.( Bu arada he­pi­mi­zin maaşı (!) vardı, ya­şı­mı­za oran­la de­ği­şen. (‘Harç­lık’ın adı bizim evde ‘maaş’ tı.) Ay so­nu­na kadar ye­tir­me­ye ça­lı­şır­dık ve­ri­le­ni. Bazı aylar yet­mez­di tabii, bir hafta kala filan ek para talep edin­ce an­ne­mi­zin stan­dart ce­va­bı ha­zır­dı: “Oğlum ba­ba­nız 6 nü­fu­sa ba­kı­yor, dik­kat­li har­ca­yın!” Ar­ka­sın­dan da so­rar­dı: “Ne kadar lazım?”
An­ne­miz ber­ber ve ku­aför dü ay­rı­ca. Babam dahil he­pi­mi­zin en­se­si­ni, ba­ba­mın saç traş ma­ki­na­sı ile alır, böy­le­ce traş ta­rih­le­ri­miz 15-20 gün daha öte­len­miş olur­du. Ni­ne­min de saç­la­rı­nı bazan keser, bazan örer­di; sı­nır­lı da olsa ku­aför­lü­ğü de vardı yani. Ama bir kız­kar­de­şi­miz ol­say­dı emi­nim de­nen­me­dik model bı­rak­maz­dı üze­rin­de.
Eş – dost , konu komşu ara­sın­da yaş du­ru­mu­na ve sta­tü­ye göre çe­şit­le­ri ün­van­la­rı vardı an­ne­min; teyze, abla, yenge, komşu, Şa­di­ye hanım, Ah­ret­lik vb. Onca işin ara­sın­da dost­la­rı­na da ayı­ra­cak zaman bu­lur­du. Ma­hal­le­li ve diğer aile dost­la­rı ile çok neşeli ve can­dan soh­bet­le­ri olur­du. Soh­bet olur­da kahve olmaz mı? Kah­ve­den sonra fin­can­lar fal için ka­pa­tı­lır ve bir süre sonra Va­li­de­mi­zin önüne sü­rü­le­rek bak­ma­sı is­te­nir­di. Neden bu fal işin­de an­ne­min çokça ter­cih edil­di­ği­ni yıl­lar yıl­lar sonra şöyle yo­rum­la­mış­tım: Ma­hal­le­de ka­dın­lar an­nem­den laf çık­ma­ya­ca­ğı­nı bil­dik­le­rin­den dert­le­ri­ni, ya­kın­la­rı yada kom­şu­la­rı ile olan prob­lem­le­ri­ni ge­lecek ile il­gi­li umut­la­rı­nı ,ha­yal­le­ri­ni ,pro­je­le­ri­ni an­la­tır­lar­dı. Büyük ola­sı­lık­la annem, fin­can­da­ki telve kı­rın­tı­la­rı­nı, on­la­rın ken­di­si­ne an­lat­tı­ğı şey­le­rin ışı­ğın­da iyim­ser bir şe­kil­de yo­rum­lu­yor, on­la­rı umut­lan­dı­rı­yor­du. Eh, bir de olay­lar is­te­dik­le­ri gibi ge­li­şin­ce annem ‘bil­miş’ olu­yor­du. De­dik­le­ri çıkan bir Fal­cıy­dı annem .
Kış gün­le­rin­de ge­ce­ler uzun ve soğuk olur­du. İki oda­mız vardı. Ku­zi­ne­nin ol­du­ğu oda, otur­ma oda­mız­dı. Di­ğe­ri gün­düz­le­ri mi­sa­fir odası, ge­ce­le­ri de yatak se­ri­lir, yatak odası olur­du. Ge­ce­le­ri dı­şa­rı­nın so­ğu­ğu­na inat evi­miz sı­ca­cık­tı ve şöyle bir man­za­ra olur­du ge­nel­lik­le : Ara­mız­da -dör­der yaş ol­du­ğu için okul­la­rı­mız da ilk- orta ve lise şek­lin­dey­di ve her zaman ça­lı­şa­cak bir der­si­miz, ya­pı­la­cak bir öde­vi­miz olur­du. Ben (or­tan­ca)ve küçük kar­de­şim yere ya­ta­rak, ağa­be­yim de bir kö­şe­de ya­rat­tı­ğı ‘kıs­men özel alan­da’ diz çö­ke­rek kü­çü­cük seh­pa­sı­nın üs­tün­de ça­lı­şır­dı. Ba­ba­mız da bi­zim­le bir­lik­te , büyük bir ti­tiz­lik­le er­te­si günün ders pla­nı­nı ha­zır­lar­dı kendi yap­tı­ğı, yerde otu­ru­la­rak kul­la­nı­lan ma­sa­sın­da. Onu sa­de­ce ak­şam­la­rı bir­kaç sa­at­li­ği­ne kul­lan­dı­ğı için günün diğer za­man­ın­da biz­ler kul­la­nırdık
Gece büyük bir sü­ku­net için­de ge­çer­di. 1960 lı yıl­lar, te­le­viz­yo­nu­nun siyah – be­ya­zı bile yok henüz. Bir rad­yo­muz var, o da ha­ber­ler ,hava du­ru­mu ve bir de o gece ‘Radyo Ti­yat­ro­su’ varsa, öyle açı­lır­dı.(Gün­düz­le­ri bir kı­sıt­la­ma ge­rek­me­di­ği için annem ev iş­le­ri­ni ya­par­ken şar­kı­sı­nı, tür­kü­sü­nü doya doya ,üs­te­lik eşlik ede­rek din­ler­di ) Bü­yük­ler rad­yo­da­ki pi­ye­si iz­ler­ken biz­le­re ,’siz der­si­ni­ze bakın’ ta­li­ma­tı ve­ri­lir­di. Radyo Ti­yat­ro­su biz ço­cuk­la­rı pek il­gi­len­dir­mez­di ama oyun­cu­la­rın (Cü­neyt ve Ayten Gök­çer’in Yıl­dız ve Müş­fik Ken­ter’in,Yıl­dı­rım Önal’ın o güzel ses­le­ri­ni az çok ta­nır­dık. Bizim asıl ka­ça­ma­ğı­mız, ders ki­ta­bı­nı okur­muş gibi ya­pa­rak, ya da ödev ya­par­ken, okul­da yada so­kak­ta ak­lı­mız­da kalan ens­tan­te­ne­le­ri , kim­se­ye çak­tır­ma­dan, göz­den ge­çi­re­bil­mek şek­lin­de olur­du. Ama so­nuç­ta ödev­ler bit­miş olur­du. Ez­ber­le­necek ödev varsa (ki bu bazan çar­pım tab­lo­su, bazan bir şiir ,ya da namaz duası, bazan tarih yada coğ­raf­ya­dan bir şey­ler olur) annem örgü işini bı­ra­kır, ‘ez­be­ri­mi­zi tu­tu­ve­rir­di’. Ezber tam otur­ma­mış­sa er­te­si sabah git­me­den bir daha tek­rar­la­tır­dı. Yani an­ne­miz ‘bel­let­men’di aynı za­manda.
Ve sınav gün­le­rin­de sen onca he­ya­ca­nı­na rağ­men uyu­ya­ka­lır­sın da annen sı­na­va geç kal­ma­ya­sın diye diken üs­tün­de uyur. Kalk­tı­ğın­da kah­val­tı­nı hazır bu­lur­sun. Hiç şaş­ma­yan çalar sa­ati­miz­di ana­cı­ğı­mız.
O kış gün­le­rin­den bir­kaç ay­rın­tı daha ver­mek is­te­rim: Yu­ka­rı­da an­lat­tı­ğım du­ru­mun bir de ikram faslı olur­du. Ku­zi­ne soba ısın­ma­nın öte­sin­de ;mısır pat­lat­ma­dan, kes­ta­ne ke­ba­bı­na ,ku­ra­bi­ye­den kabak tat­lı­sı­na, tava ek­me­ğin­den tepsi bö­re­ği­ne her işte kul­la­nı­lan çok amaç­lı bir alet­ti. Ak­şam­la­rı bu­ra­da pi­şi­ri­len bir şeyin ve ay­rı­ca elma por­ta­kal vb mey­ve­nin ik­ra­mı olur­du. Ve por­ta­ka­lın ya­nın­da bir çorba ba­lık­ya­ğı içi­ri­lir­di ki ko­ku­su ger­çek­ten iğ­renç­ti. Baba oca­ğın­dan ay­rıl­dık­tan sonra o gün­le­rin ne kadar sevgi ve umut dolu ,ha­ya­ta po­zi­tif ba­kı­lan ve bir daha geri ge­ti­ri­le­me­yecek za­man­lar ol­du­ğu­nu daha iyi an­la­dık tabii. (Hatta balık ya­ğı­nı bile öz­le­miş­tim şahsen !.) Evini yeni kur­muş çift­le­re tav­si­yem: Ço­cuk­la­rı­nız­la üni­ver­si­te­ye baş­la­yın­ca­ya kadar olan ya­şan­tı­nı­zın kıy­me­ti­ni bilin; son­ra­sın­da yü­zü­ne has­ret ka­lı­yor­su­nuz.
Hayat her zaman barış ve sükun için­de asude sürüp git­mi­yor tabii ki . Bazan ba­ba­mı­zın hey- hey­le­ri ile bizim de­li­kan­lı­lık ça­ğı­mı­zın gel – git­le­ri­nin kısa devre yap­tı­ğı za­man­lar el­bet­te ki olu­yor­du. Bu tür kriz an­la­rın­da an­ne­miz her iki ta­ra­fı da yu­mu­şa­tı­cı söz­ler­le sa­kin­leş­tir­me­ye ça­lı­şır­dı. Ba­ba­mı­zın ya­nın­da ondan yana olur­du onun tan­si­yo­nu­nu dü­şür­mek için. Yal­nız kal­dı­ğı­mız­da da, ba­ba­mı­zın bizim hak­kı­mız­da, şu ya da bu za­man­da, ken­di­siy­le pay­laş­tı­ğı iyi söz­le­ri bize ak­ta­ra­rak biz­le­rin tan­si­yo­nu­nu dü­şür­me­ye ça­lı­şır­dı. Onun bu ara­bu­lu­cu­luk hü­ne­ri sa­ye­sin­de ge­ri­lim bir-iki gün için­de sö­nüm­le­nir, hayat tek­rar nor­ma­le dö­ner­di.
Bu ara­bu­lu­cu­luk be­ce­ri­si­ni konu- komşu ara­sın­da pat­la­yan kav­ga­lar­da ve küs­kün­lük­ler­de de gös­te­rir, ta­raf­la­rı bir­kaç gün için­de ba­rış­tı­rır­dı. İşin de­tay­la­rı­nı bil­mez­dik ama for­mü­lü se­zer­dik. Her iki ta­ra­fa da, karşı ta­ra­fı ba­ğış­la­ta­cak söz­ler söy­ler, ya­tış­tır­ma­ya ça­lı­şır ve ba­şa­rır­dı. Bazan – özel­lik­le ni­şan- düğün gibi ko­nu­lar­da işler sarpa sa­rın­ca, ta­raf­lar bir de­tay­da ta­kı­lın­ca, yine bizim va­li­de­nin ha­kem­li­ği­ne ve öne­ri­le­ri­ne baş­vu­ru­lur, O da pra­tik ze­ka­sıy­la, adil çö­züm­ler üre­te­rek ,so­ru­nun çö­züm­len­me­si­ne kat­kı­da bu­lu­nur­du.
Ama o her zaman ne­şe­li gö­rü­nen, he­pi­mi­ze ,her­ke­se yar­dı­ma koşan an­ne­mi­zi, bazan ça­ma­şır yada bu­la­şık yı­kar­ken, bazan örgü örer­ken kim­se­ye gös­ter­me­me­ye ça­lış­tı­ğı göz­yaş­la­rı ya­nak­la­rın­dan sü­zü­lür­ken ya­ka­lar­dık. Kim­se­ye sez­dir­me­mek için hıç­kı­rık­la­rı­nı yuta yuta ağ­lar­dı. Yü­re­ği­ne batan ve ka­na­tan di­ke­nin ne ol­du­ğu­nu ,han­gi­mi­zin ( yoksa he­pi­mi­zin mi ?) eseri ol­du­ğu­nu bi­le­me­me­nin ve te­sel­li ede­me­me­nin ça­re­siz­li­ğiy­le, ka­hır­la­nır­dık.’N’oldu anne, neyin var ?’ demek is­te­sek, ala­ca­ğı­mız cevap bel­liy­di: ‘Yok bişey, yav­rum’. ‘Her­ke­se ye­ti­şe­yim der­ken ken­di­si­ne geç kal­dı­ğı za­man­lar’ dı her­hal­de.
Neyse ki, o hü­zün­lü ha­li­ni bir kaç saat için­de atar, tek­rar o ne­şe­li ha­li­ne dö­ner­di, evin için­de­ki o kas­vet­li hava bir anda da­ğı­lı­ve­rir, he­pi­miz fe­rah­lar­dık.
Yaz­la­rı, okul­lar ka­pan­dı­ğın­da ba­bam­la kol kola girip ya Aile çay bah­çe­si­ne ya da güzel bir film gel­miş­se Yaz­lık bahçe si­ne­ma­la­rı­na gi­di­lir­di, içe­ri­de ‘çe­kir­dek çit­le­ne­bi­len’. Kü­çük­ken bir­lik­te git­ti­ği­mi­zi de ha­tır­lı­yo­rum ama er­gen­lik yıl­la­rı­mız­da tabii ki ar­ka­daş­la­rı­mız­la git­me­yi ter­cih eder­dik.
Kar­deş­le­rim ve ben baba oca­ğın­dan sı­ra­sıy­la ay­rı­lıp mes­le­ğe atıl­dık­tan sonra , ev­le­nip, çoluk ço­cu­ğa ka­rış­ma ve kendi ev­le­ri­mi­zi kurma sü­re­ci baş­la­dı .Bu sü­reç­te olup bi­ten­le­ri hemen her aile, ben­zer şe­kil­de ya­şa­dı­ğı için de­tay­la­ra gi­recek de­ği­lim ama an­ne­le­rin bu zaman zar­fın­da ,başta ‘eş adayı arama’ olmak üzere nasıl hum­ma­lı bir ça­lış­ma için­de ol­du­ğu­nu tah­min edi­yor ya da bi­li­yor­su­nuz­dur..
Artık daha az gö­rü­şe­bi­lir ol­muş­tuk. Hatta sa­de­ce bay­ram­lar­da gö­rü­şe­bi­li­yor­duk ki o zaman bile tam kadro top­la­na­mı­yor­duk. An­ne­miz biz gel­me­den kimin, hangi gün ge­le­ce­ği­ni sıkı ta­ki­be alır, kim ge­le­cek­se onun sev­di­ği ye­mek­le­ri ha­zır­lar, evin için­de ina­nıl­maz bir ener­jiy­le her şeye ye­tiş­me­ye ça­lı­şır, to­run­la­rı­nı ku­cak­la­ma­ya, öp­me­ye – kok­la­ma­ya do­ya­maz­dı. Bu arada bir hak­kı­nı daha tes­lim etmek ge­re­kir. Ayrı kent­ler­de otur­ma­mı­za rağ­men zo­run­lu hal­ler­de –bazan bir ay lığına – ço­cuk­la­rı­mı­zı ona bı­ra­kır­dık. Ço­cuk­la­rı­mı­zın da da­dı­sıy­dı yani .(Başka bir de­yiş­le an­ne­li­ğe bir de ba­ba­an­ne­lik, (ya da an­ne­an­ne­lik) ek­le­ni­yor.
Bay­ram bu­luş­ma­la­rı­nın veda saati hü­zün­lü olur­du. Her bi­ri­mi­ze kendi ör­dü­ğü şey­ler­den yada biz­le­rin ho­şu­na gi­de­ce­ği­ni dü­şü­ne­rek satın al­dı­ğı he­di­ye­le­ri çan­ta­la­rı­mı­za so­kuş­tu­rur­du. Tam ara­ba­ya bi­ner­ken to­run­la­rı­nı tek­rar tek­rar ku­cak­la­yıp öper, de­fa­lar­ca dik­kat­li sür­me­mi­zi tem­bih eder ve tam ha­re­ket anın­da, zorla tut­tu­ğu göz­yaş­la­rı­na ve hıç­kı­rık­la­rı­na artık hakim ola­mazdı. Ka­za­sız be­la­sız git­me­mi­zin ga­ran­ti­si gör­dü­ğü bir tas suyu da ar­dı­mız­dan dök­me­yi ihmal et­mez­di.
Yıl­lar böy­le­ce ge­çer­ken ni­ne­miz vefat etti. Özel­lik­le öm­rü­nün son 10 yı­lın­da bütün yükü an­ne­mi­zin omuz­la­rın­day­dı ni­ne­mi­zin. Gerçi belli bir has­ta­lı­ğı yoktu ama yeme içme ,banyo vb tüm ih­ti­yaç­la­rı annem ta­ra­fın­dan gi­de­ri­li­yor­du. Biz to­run­lar, An­ka­ra ,Kü­tah­ya ve İstan­bul’da gö­rev­liy­dik. Ce­na­ze­si­ne bile ye­ti­şe­me­miş­tik. An­ne­mi­zin üze­rin­de trav­ma­tik bir etki ya­rat­tı tabii ama asıl yı­kı­cı etki ba­ba­mın ve­fa­tı oldu. 14 yıl ön­ce­sin­de ba­ba­mı­zı kay­bet­tik. Her şey çok ani ge­liş­ti. Di­zi­nin ağ­rı­dı­ğı­nı söy­le­di­ği­nin üs­tün­den 4 ay, teş­his kon­du­ğu andan sonra üç ay ya­şa­dı. Hiç birimiz hazır değildik. Hayat boyu ufak tefek geçici rahatsızlıklar dışında sapa sağlam yaşayan bir insandı. Ak­ci­ğer kan­se­ri­ne ya­ka­lan­mış meğer ,üstelik di­zi­ne bile me­tas­taz yap­mış sinsi has­ta­lık hiç bir be­lir­ti verme-
den. Oysa son kırk yıldır sigara bile içmezdi. İzmir Dokuz eylül Üni­ver­si­te­sin­de 2 ay tedavi gör­dük­ten sonra ‘bizim ya­pa­ca­ğı­mız bir şey kal­ma­dı’ di­ye­rek has­ta­mı­zı bize tes­lim et­tiler . Evde, biz ba­şın­day­ken vefat etti. İşte an­ne­mi­zin asıl ko­lu­nu – ka­na­dı­nı kıran olay, 58 yıl­lık hayat ar­ka­da­şı ,can yol­da­şı, evi­nin di­re­ği eşini kay­bet­me­si oldu. De­fa­lar­ca tek­lif et­me­mi­ze rağ­men biz­le­rin ya­nın­da ya­şa­ma­ya devam etmek is­te­me­di. Gel­di­ği za­man­lar bile 1 haf­ta­dan fazla kal­ma­dı ev­le­ri­miz­de. Bu da onun evde daha fazla süre yal­nız başına kal­ma­sı­na yol açtı. Bu ko­nu­da ben­ze­ri du­rum­la­rı ya­şa­yan ki­şi­le­re ha­ra­ret­le tav­si­yem­dir ki siz­ler daha ıs­rar­cı olun ve an­ne­ni­zin yada ba­ba­nı­zın yal­nız kal­ma­sı­na izin ver­me­yin . Ba­kı­cı tut­mak çözüm değil. Çünki an­ne­mi­zin son iki yıl bo­yun­ca yaşam ka­li­te­si­ni dü­şü­ren ve tıb­bın ça­re­siz kal­dı­ğı has­ta­lık­lar­dan biri olan Al­ze­ih­mer has­ta­lı­ğı­nın en önem­li et­ken­le­rin­den biri yo­ru­cu bir yaşam sür­me­si ise, di­ğe­ri de ki­şi­nin ileri yaş­lar­da yal­nız ya­şa­mak zo­run­da ka­lı­şı. Başa gel­me­yin­ce an­la­şıl­mı­yor du­ru­mun va­ha­me­ti ama bu has­ta­lık in­sa­nın önce bey­ni­ni ele ge­çi­ri­yor; man­tık­lı dü­şün­me ve ha­tır­la­ma be­ce­ri­si­ni gi­de­rek yok edi­yor. En ya­kın­la­rı­nın dahi, önce ad­la­rı­nı sonra kim ol­duk­la­rı­nı unu­tu­yor hasta. Daha sonra yeme, içme, tu­va­let gibi en ya­şam­sal alış­kan­lık­la­rı­nı ye­ri­ne ge­ti­re­me­yecek hale ge­ti­ri­yor in­sa­nı.
Sev­gi­li okur, uzun bir yazı oldu, bi­li­yo­rum ama 90 yıl­lık bir ya­şa­mın özeti de daha kısa ol­mu­yor. As­lın­da bu­ra­da de­ğin­mek is­te­di­ği­mi­zin ‘bir ki­şi­nin yaşam özeti’ ol­ma­dı­ğı­nı da an­la­mış­sı­nız­dır (bu­ra­ya kadar sı­kıl­ma­dan oku­ma­ya devam et­tiy­se­niz !).
Kendi öze­li­miz­den ha­re­ket­le, geç­miş­te nos­tal­jik bir ge­zin­ti yap­mak ,duygu ve dü­şün­ce­le­ri­mi siz­ler­le pay­laş­mak is­te­dim, hepsi bu. Başta da de­di­ğim gibi siz­le­rin de ben­zer ya­şan­tı­la­rı ve şim­di­ler­de gü­lüm­se­ye­rek, öz­lem­le ya da bur­nu­nu­zun di­re­ği sız­la­ya­rak ve piş­man­lık­la ha­tır­la­dı­ğı şey­ler var­dır. Bay­ram­lar­da ör­ne­ğin, yo­lu­nu­zun dört gözle bek­len­di­ği­ni bile bile deniz ta­ti­li­ni ter­cih et­ti­ği­niz ve dönüş yo­lun­da sanki lüt­fe­der gibi sa­de­ce bir gün­lü­ğü­ne ana-ba­ba­mı­zı zi­ya­ret et­ti­ği­miz za­man­la­rı son­ra­la­rı piş­man­lık­la an­ma­mak müm­kün değil.

Erkek ege­men bir top­lum­da zaten eşit­siz bir ko­nu­mu olan ka­dı­nın bir de an­ne­lik adı altında yukarıda saydığımız onca ağır hizmetleri üst­len­me­si ve bunu ölün­ce­ye kadar hiç bit­me­yen bir görev ola­rak sür­dür­me­si mu­ci­ze­vi bir şey. “Onun, bu gö­rev­le­ri­nin al­tın­dan kalk­ma­ya ça­lı­şır­ken ken­di­ni feda et­me­si­ne mey­dan ver­me­den, ki­şi­sel so­rum­lu­luk­la­rı­mı­zı ken­di­miz ye­ri­ne ge­ti­re­rek yü­kü­nü azalt­mak da bizim in­sa­ni gö­re­vi­miz ol­ma­lı” di­yo­rum (di­ye­bi­li­yo­rum ancak! )

Sağ­lı­cak­la kalın..
Ümit Biçer

Bir Cevap Yazın